Z Raporu 7

Geçen hafta ne demiştim? Bundan sonra 2 günde bir 20 dk bloga yazmak için zaman ayıracağım. Lakin ne oldu? Baya yalan oldu. Aslında bu hafta sayılmaz diyerek çamura yatabilirim. Hafta başından beri arızalanan telefonumu düzeltmek için uğraşıyorum. Sorsan telefon tamirinden anlarım ama işte dedikleri gibi terzi kendi söküğünü dikemezmiş. Benimki de o hesap en olmadık zamanlarda arıza nüksediyor, tekrar düzeltiyorum ama tüm haftamı yedi. Sanırım yeni bir telefona geçeceğim.

Mazeretimizi belirttik ama bu tüm hafta bir tek yazı bile yazamamanın gerekçesi olamaz. Aslında parmak ucuna kadar gelen bir kaç konu vardı. Mesela Babil Kulesi ve din üzerine düşündürdükleri gibi ama nedense bir fırsat bulamadım. Sanırım biraz da bu yazamama durumunda ev kalabalıklığının da payı büyük. Kaç yıl yalnız yaşamış insanın evdeki bu gürültü haline alışması zor.

Bu durum bir yana bu hafta online alışveriş haftasıydı diyebilirim. İlk sipariş geçen haftadan sarkan kitaplardı ve en azından kitap okuma konusunda disiplinim kırılmadan devam ediyor. Aslında kitabı kitapçıdan almak tercih sebebimdir ama ne yazık ki Edirne’de kitapçıya denk gelemedim. Diğer sipariş ise Lavazza’dan kahve kargosuydu. Kahvesiz olmaz! Bak bu notu buraya düşüyorum. Geçen Ankara ziyaretinden aldığım kahveler bitmeye yüz tutunca bir telaş siparişi geçtim. Lavazza’nın kahvelerini hep sevmişimdir ama hiç evde demlemek için almamıştım. Lavazza Qualita Rossa‘sı ile açılışı yaptım. Hafif ama aroması dilde kalan bir kahve. Sert kahve severim ama bu da fena değil. Dükkana yanımda götürdüğümde de hemen asitlenmiyor ki bu çok önemli o yüzden benzer özelliklerde kahve arıyorsan notunu al!

Aslında telefondan bahsederken bahsi geçecekti ama aklıma ancak geldi. Haftanın gecelerini yiyen bir diğer teknolojik arıza ise kardeşime geçen yıl verdiğim ekran kartını bozulması oldu. Anakarttan mı acaba deyip kardeş yeni bir anakart aldı. Evet bozulan ekran kartı ama alınan anakart! Neyse sonunda sorunun kaynağının ekran kartı olduğuna karar verdik de servisine gönderdim. Garantisi de bitmişti umarım yüksek bir tutar kitlemezler!

Koşu ise aksatmadan devam! Bu kadar disiplinli devam ettirdiğim olayım çok az! Umarım nazarın değmez. 🙂

Çıktının kapanışı da yine sinema ile olsun.

Wetlands: Sanatsal bile olmayan ergen Avrupa erotik filmi diyebilirim. Aslında karakter incelemesi, aile içi durumlar eleştirisi filan filmi yine de izlenir kılıyor. Ama film bir noktadan sonra tadı kaçan erotizm ve absürt komediye kaçan esas kız kurgusu ile olmamış dedirtiyor.

Arrival: Bu filmi aslında kendi konu başlığında paylaşmak istiyordum ama geçen haftaların gereksiz uğraşlı geceleri el vermedi. 2016’nın en merakla beklediğim filmlerinden biriydi Arrival. Eh malum bir bilim-kurgu öyküsü uyarlaması. Oldukça da olumlu eleştiriler okumuştum. Hatta Ankara ziyaretinde sevgilimle gitmek istemiştim ama filmin çoktan gösterimden kaldırıldığını öğrenince La La Land’a gitme hatasında bulunmuştuk. Nasıl tercih değişikliği deme! Neyse odağı kaybetmiyoruz ve filme devam… Hikayeyi sanırım bu akşam okuyacağım o yüzden uyarlama olarak ne durumda olduğuna dair bir fikrim yok, o konu şimdi arafta kalsın. Film bir bilim-kurgu filmi olarak oldukça iyi diyebilirim. Süpriz bozan ile can sıkmak istemediğim için çok içeriğine girmeyeceğim ama kısaca dünyanın belli noktalarına iniş yapan uzay gemileri ile insanlık kontak kurmaya başlar ve bir dil bilimci ile fizikçi A.B.D.’ye iniş yapan gemi üzerine çalışmak için bir ekibin başına getirilir ve karşılık dil öğrenme/öğretme sürecesinde hikaye gelişir. İletişim ve dil üzerine düşündüren nüansları ve iyi kurgusu ile kimse kötü bilim-kurgu diyemez sanırım. Ama bazı noktaları ile hey Jony orada dur diyesi geliyor insanın. Konu bir çok noktada Doğu odaklı şer üçgenine selam çakıyor. Örnek olarak Çinli emir komuta zincirinin çıktığı anlaşılan generalin kişisel telefonunun altın kaplama olmasına dair 2-3 saniyelik tesadüf olamayacak kadar dikkat çekici. Kitapta böyle bir ayrıntı, ülkelerin ayrışması söz konusu mu bilmiyorum ama varsa kitaptaki hatayı tekrarlamaya gerek yoktu. Yok film kurgusunda bu karar verildiyse, bir siktirin gidin kardeşim. Trump gibi medya maymununun Başkan olduğu ülkeye az empati diyorum sadece!

Reklamlar

Z Raporu 6

Daha 2 ayı görmeden sadece haftalık özetlere düştüm ya! Ama içimden şimdilik böyle geliyor, pek bir şey yaptığım da yok. Sanırım biraz havalardan güneş sevmeyen ben, güneş görünce yüzü güler oldum. Ölü toprağını bir şekilde atmak lazım ama nasıl?

Gelelim geride kalan haftaya…

Müziksiz yaşayamam, elden geldiğince yeni çıkanları, haberleri takip etmeye çalışırım. Bu hafta iki güzel haberim var. Birincisi ve en önemlisi Kesmeşeker‘in yeni albüm kayıtlar bitmek üzereymiş. Tez zamanda albüm arz-ı endam eder ve dünya bir kere daha güzel bir yer olur. Bu zamana kadar Kesmeşeker / Cenk Taner dinlemediysen hala geç değil! Diğer haber de Bubituzak Boyutlar albümü ile ikinci albüme erişen indie gruplar arasında sağlam bir yer edindi. Albümün kafası yine çok güzel. Albümün ismini hakkını veriyor. Dinlemek isterim dersen de, şöyle buyur!

Ölü toprağı derken en azından bir konuda kendime geldim. Koşu olayında bu hafta oldukça verimli geçti. Ya bu verimli kelimesi de ağzıma iyi yapıştı. Mühendis fıstığım sağ  olsun! Neyse koşuya dönersek 7 km ile başladım ve pazar günü hem 2017’nin ilk hem de Ocak ayı 10 km koşarak hedefe ulaşmış oldum. Her ne kadar beklediğimden 2 dakika yavaş da olsam (53dk) uzun aralıklardan sonra fena sayılmaz, ne dersin?

Edirne’ye geleli 1 ayı geçti; karşılıklı hastalıklar, kar tatilleri, sınav çalışması ve Ankara arasıydı arkadaşlarla toplu görüşmek bir vesile olmamıştı. Neyse sonunda bu Cuma mesai sonrası toplandık da el kadar şehirde görüşemiyoruz hikayesini sonlandırmış olduk. Havaların ısınması ile bir kaç plan da yaptık. Bakalım bu kış karabasan gibi çöktü, geride kalması bir sürü şeye gebe!

Dedim ya pek bir şey yapmıyorum diye. Yapmak istediğim ve yine bu sıralar savsakladığım bir diğer olay ise okumak! Baş ucumda yarısına kadar geldiğim İkinci El Zaman: Kızıl İnsanin Sonu bıraktığım yerde öylece duruyor. Ama bunda biraz kitabın da payı var. O yüzden yeni kitaplar gerek dedim ve İdefix‘ten 3 kitap siparişi verdim: Kaplan! Kaplan!, Geliş ve Hayvanlardan Tanrılara – Sapiens. İdefix’e de iki çift lafım var. Zorla e-fatura ittirmek de ne oluyor! E-fatura tikini kaldırınca sipariş onaylanmadı diyor. Belki 10+ kere denemişimdir ama ne yazık ki onaylamadı. Hata sebebini de göstermiyor ve canlı yardım seçeneği de yok. Sonra kazayla tik kaldı da satış onaylandı. Küçük bir detay ama müşteri kerizlemekten başka bir şey değil!

Ve son bölüm. Bu hafta ne izledim sorusunun cevabları:

Code Blue: İzlemiş arkadaşın yorumu sanatsal Avrupa pornosuydu keza bu yorumun hakkını veren sahneler de mevcut ama bence bir eksi değil. Yeri geldiğinde pornografi pek de ala sanat içersinde adledilebilir, nokta! Filmin görüntü yönetmedi ve başroldeki kadının performansı filmi oldukça izlenir kılıyor. Durağan ama gerilim içeren ödüllü katmanlara sahip filmler izlemeyi seviyorsanız, izlenecekler arasına al derim. Yoksa uzak dur!

Fantastic Beasts and Where to Find Them: Bilim-kurgu izlemeyi ne kadar seviyorsam fantastik kurguya da bir o kadar yakın bir insanımdır. Hem edebiyat hem sinema bu iki tür benim için apayrı yere sahipler. Bu açıdan bakınca Harry Potter koşa koşa izlemişimdir diye düşenebilirsin ama seri ile yıllarca aramda mesafe vardı. En büyük sebep ise hem çocukların hoşuna gidecek kitap kapakları hem de çocuk sineması gibi reklamlarının yapılması. Lakin sıkıntıdan izleyeyim dedikten sonra fark ettim hikaye her bölümde daha da karanlık bir hal alıyordu ve asıl serinin son filmin her iki bölümü de korku filmlerine taş çıkartır. Gelelim bu filme! Asıl serinin öncesinde ve bu sefer A.B.D.’de geçen iyi bir dönem filmi ile karşı karşıyayız. Yine büyü ve fantastik yaratıklar ile eğlenceli bir fantastik kurgu filmi ile baş başayız. Devamı gelecek mi, gelecekse hikaye yine aynı şekilde karanlık bir iklime mi evrilecek bilemem ama en azından bu film için iyi çerez diyebilirim.

Bir de kararım var. Bundan sonra gün aşırı 20 dakika yazmak için zaman ayırmaya karar verdim. Yoksa haftalık uzun yazılarla hem seni hem de kendimi darlamak hoş değil! 🙂

Z Raparo 5

Hastalık, sınav çalışması ve Ankara yolculuğu ardından iyice dinlendiğim bir hafta oldu. Dinlendim dedim ama tabi ki dükkanda çalışmaya devam. İyiden iyi de ısındım diyebilirim. Eh ne de olsa üniversiteye başlamadan önce bu işte çalışıyordum. O yüzden adaptasyon gibi bir sorun yaşamadım.

Ve yine uzun bir aranın ardından koşmaya disiplinli bir şekilde başladım. Hedef haftada 3 gün ve gün aşırı koşmak. Şimdilik iyi gidiyor, ay sonunda kadar da tekrar 10 km bandına otururum diyorum ama yine bir kar kıyamet plan havada kalabilir.

Geçen haftaki yazıda Kosgeb eğitim duyurularından bahsetmiştim, umarım yakın zamanda duyuru gelir diyordum ve geldi. Ancak sadece İşkur personellerine açık eğitimlermiş. Devlet memurlarına ne girişimcilik eğitimi veriyorlar anlamadım ama Kosgeb’i arayıp sorduğumda yapabilirler dedi. Neyse sonrakiler için beklemeye devam. Keza acelesi olan kim!

Bu hafta hangi filmleri izledim peki?

Bacalaureat (Mezuniyet): Cannes’da en iyi yönetmen ödülünü alan filmimiz Romanya’da geçiyor. Konusunu ve özeti zaten diğer yerlerden okuyabilirsin. Benim için filmin en önemli kısmı coğrafyanın yakın olmasından dolayı hikayenin tanıdıklığı. Oyunculuk, senaryo fena değil. Biraz fazla kör göze parmak şeklinde anlatılmış hikaye, lakin bu tür anlatılar Avrupa’da satıyor. Ama yine de sağlam film.

The Girl with All the Gifts: Mevzu zombi ve hayatta kalma hikayesi olunca artık tüm hikayeler anlatıldı ve bitti diye düşünmüyor değilim ancak böyle ters köşe iyi kalite yapımlar da uzun aralarla gelmiyor değil. Kitap uyarlaması ve benzer hikayeye sahip bir de video oyunu var. Lakin hem yapım kalitesi hem de tutarlı hikayesi ve sürükleyiciliği ile türü sevenler kaçırmasın derim. Dediğim gibi son zamanlarda bu kalitede bir zombi filmi izlememiştim.

Bu hafta böyle sakin geçti. Bakalım biraz havalar ısınsın da yaşamaya başlayalım değil mi?

Z Raporu 4

Daha öncede demiştim disiplinli insanımdır, bu konu başlıklı yazılar Pazar günü yazacağım diye kararlıydım ama seyahatte olmak bahanesi olsun Pazartesi’ye sarktı. Açıköğretim sınavları geride kaldı ve  sana an itibari ile Edirne yolunda yazıyorum.

Öncelikle hafta başından, Edirne kısmından başlayalım. Zaten bu kısımda pek bir şey yok; yola çıkana kadar hastalık ve kar bahanesi ile aile baskısı ile evde tutuldum. İyi de oldu hem dinlendim hem de ders çalışma fırsatım oldu. Sonrasında zaten bu yazıdan biliyorsun, Otobüs/hızlı tren aktarması ile Ankara’ya yolculuk.

Ankara kısmı ise oldukça yoğun geçti. Eh sevgilim ile 1 aydır görüşmüyoruz, onunla özlem giderdik. Hoş 3 gün ile hangi özlem diner ki! Olsun en azından bir sonraki kavuşmamız da sınav ya da ara sıcaklar olmayacağı için birbirimize daha çok zaman ayırıyor olacağız. Sevgili ile geçen zamanları bir yana koyarsak. Hem arkadaşlarla görüşük arayı kapattım, hem de yine başka bir arkadaşın sergi açılışı bahanesi ile Afsad’ada da uğrama fırsatım oldu. Oradakilerle ayaküstü sohbet filan derken buralardayım hala deme fırsatı oldu.

Arkadaşlardan bahis açılmışken KPSS’ye 2 dönemdir çalışan başka bir arkadaşım bu atama dönemine çok umutluydu ama ne yazık ki kötü haber geldi. Neyse arık bir sonrakine ya da tekil atamalarda şansı açık olsun.

Pazar günü de sevgilimle Cermodern’deki 26 Fotoğrafçı  sergisini gezdik. 26 İranlı kadın güzel karma bir fotoğraf sergisi hazırlamışlar. Özellikle çarmıha gerilmiş, taşlanmış ve yakılmış İsa göndermeli çalışmayı çok beğendim. Hala sergi devam ederken mutlaka gidin derim. Keza bu gidişle bizim kadınlarımız da işlerini ancak yurtdışında sergiler duruma düşecekler. O tutsak, sürgün havayı şimdiden içe çekmek, ayılmak lazım. Afsad’dı, sergiydi derken fotoğrafla iç içe güzel bir haftasonu geçmiş oldu.

Yol, fotoğraf, sevgili, arkadaşlar olur da filmsiz olur mu? Gelelim haftanın filmlerine:

Toni Erdmann: Şimdiden 2017’de izlediğim/izleyeceğim en iyi filmler diyebilirim. Zaten aldığı ödüller de kalitesini tescillemiş durumda. Tadında kapitalizm eleştirisi oldukça akıcı bir kara komedi. 3 saate yakın süresi ile hiç yormayan, sıkmayan böyle bir işi ıskalamayın derim.

La La Land: Bu filme dair bir çok olumlu yorum okuyunca, gösterimde de bize uyan başka bir film olmayınca sevgilimle bu filme gittik. Öncelikle Aşıklar Şehri çevirisini her kim yaptıksa kendisine çok içten “Hassiktir oradan!” diyorum. Filme gelince sıkmayan hatta eğlenceli bir müzikal diyebilirim. Emma Stone ve/veya Ryan Gosling hayranıysan zaten her şartta izlersin diye düşünüyorum. Ama oyuncu takıntın yoksa ve caz ağırlıklı soundtracklerinden de haz almayacaksan filme gitmek için çok da neden yok diyebilirim.

Evet kısaca bu haftada oldukça yoğun, koşuşturmacalı ve keyifli geçtim. İçindeki mühendise hakim olamayan sevgilim dediği verimli bir haftaydı!

Not: Neredeyse unutuyordum! Neredeyse tüm illerde Kosgeb eğitimleri duyurulmuş Edirne içinde sabırsızlıkla eğitim duyurusu geldi. Geldi ama ne yazık ki Keşan için hem de 2 eğitim duyurusu birden. Bu da benim şansım olsa gerek! 🙂

Z Raporu 3

Bu hafta hayatta kalma mücadelesi ile geçti. Yıllardır böyle bir gribe yakalanmamıştım. Salı günkü yazıda da bahsetmiştim ve neredeyse 1 hafta olacak hala tam düzelmiş değilim. Ama neyse ki Cuma ve Cumartesi öyle sağlam kar yağdı ki hafta sonu kesintisiz tatil yapma ve kendime gelme şansım oldu. Bu yazıyı yazarken hala alnımdan hastalık teri geliyor ama en azından iyileştiğim aşikar.

Şimdi grip dedim öyle aman deyip geçme. Dedim ya yıllardır böyle bir grip görmedim. 3 gündür eklem ağrısı, ateş ve halsizlikten kırılıyorum. Gece yatarken nereye dönsem o tarafın eklemleri ayrı ağrıyor. Hatta durumun vahametini anla diye ayrıntı vereyim; tuvalette ıkınırken insanın götü gripten ağrır mı, ağrırmış öğrendim!

Neyse bu kadar hastalık bahsi yeter! Pazartesi Xiami Mi Band 2‘i Pazartesi PTT’ye giderek elden teslim aldım. İyi ki öyle yapmışım! Memurun dediğine göre zimmeti Salıyı, dağıtıma çıkması Çarşambayı bulabilirmiş. 4 Günde Singapur’dan İstanbul’a, İstanbul’dan Edirne’ye gelmesi 10 gün! Deveye yükleseler daha hızlı gelirdi ya neyse! Sağ salim geldi ya kafi dedirtiyorlar. Kullanımından son derece memnunum, adım sayarı ve mesafe ölçere oldukça iyi çalışıyor. Kalp ritmi hikayesi fena değil ama hiç birini koşuda deneyemedim. Malum kar ve hastalık!

Bir diğer kargo hikayem de hala İstanbul’da Sürat Kargo’nun aktarmasında beklemede. Cuma sabah İstanbul’a ulaştı ama ne Cuma ne de Cumartesi Edirne’ye doğru yola koyuldu. Kardı kıştı bahane değil, keza bir başka sıkıntısız Cuma sabahtan ulaştı. İsmi surat ama tek rakibi PTT! Ha ne bekliyorum? Sinbo’nun kahve öğütücüsünü. Elde değirmenle kahve çeken kaç kişi kalmıştık zaten, artık bir kişi daha eksildi.

Haftanın filmlerine gelelim ki hastalıktan pek film de izlemedim aslında.

Snowden: Buradan okuyabilirsin.

The Eyes of My Mother: Siyah beyaz çekimi ve görüntü yönetmenin şahane kareleri bir yana film tam bir zaman kaybı diyebilirim. Aslında konu olarak fena değil ama ana karakterin inandırıcı olmayan oyunculuğu ve hikayenin aksaklıkları filmi izlenmez bir hale sokuyor. Neyse ki 70 dakikalık süresi bir nebze olsun kurtarıyor. Ama böyle gerilim/korku filmi olmaz!

Ouija: Origin of Evil: Bak bu film konusunda kararsızım! İzlenir bir korku filmi o konuda itirazım yok. Efektlerine daha ciddi zaman ayrılmış olsa, ki çok eskileri B filmi çok daha kaliteli ruh/şeytan tasarımları var, mantık hatalarından biraz daha arındırılmış olsa belki de yılın en iyileri arasında yerini alacakmış. Güzel bir dönem filmi ve o hissi iyi veriyor. Bunun yanında karanlık bir atmosferi var ve sonu da mutlu bitmiyor. Hatta karakterler geri zekalı değil ki bu çok önemli! 🙂 Ama dedim ya arada derede bırakan, seyirlik bir korku filmi.

Filmleri de aradan çıkardığımıza göre yazıyı sonlandırma zamanı! Ha unutmadan AÖ sınavları sebebiyle Ankara için gidiş geliş Hızlı Tren biletlerini aldım. Ama önce Edirne’den sabah 7 otobüsü eziyet olacak bakalım sonrasında metro aktarmaları ile nasıl bir çilem olacak göreceğiz der burada bitiririm.

Kestaneli Hastalık Yazısı

Evet Edirne’nin kışı beni de yatağa yatırdı! Edirne’nin rakım 40m, denizi yok (2 nehiri var Meriç ve Tunca)! Ama dağların soğuna, deniz kenarı şehrin nemine sahiptir. Eh bir de hepimizin TV’den tanıdık olduğu Balkanlardan gelen soğuk hava dalgasının ilk selam çaktığı yerdir. Hoş soğuk bana pek dokunmaz ama salgın tadındaki kış hastalıklarına her insan gibi savunmasızım!

Dün dükkanda saatler geçmedi. Eve geldiğimde de hastalığın kırgınlığından dizüstü önünde kıpırdamaya mecalim olmadan ancak film izleyebildim. Neyse ki film harcanan süreye değdi de gece boş geçmedi.

Bu sabah aslında dinlenmiş uyandım ama yine de kırgınlık varken kendimi zorlamak istemedim. Kardeş de hastaydı ama durmadı işe gitti. Öğleden sonra da evde durmaktan sıkılınca annem ile alışverişe çıktık. Lan hikaye git gide sıkıcı bir hal alıyor. Neyse oku da sıkıntıma ortak ol, değil mi!

Neyse burada seni özgür bırakarak en azından dün geceki film ile noktalayım.

Snowden: Film gösterime yeni girecek ama torrenta çoktan blurayripi düşmüştü. Aslında izlemeye istekli değildim ama hastalık anında güzel bir filmi hiç etmek istemediğimden filmi indirdim. Hikayeyi zaten biliyorsundur; ABD istihbarat servisinde çalışan bir ajan, açıklamaması gereken bilgileri basına verir ve sonra Rusya’ya sığınmak zorunda kalacak kadar kendi ülkesinin hışmına uğrar. Film biraz belgesel tadında ama Snowden’ın neden bu kararı aldığını çok iyi anlatıyor ve belki de izledikten sonra benim gibi filmdeki paranoyaya teslim olacaksın.

Peki bu yazıda kestane nerede diye soracaksın ama yazının başında hemen yanımdaydı, artık sizlere ömür! 🙂

Z Raporu 1

Belli hedefler koyarak devam etmek önemli. İlk yazıda da dedim ya buraya bir şeyleri girip kendimi bağlamak istiyorum. Blog açmak kolay kısmı, asıl olay devamını getirmek. Dsiplinli biri olduğuma arkadaşlarımın bir çoğu inanmaz ama aslında tam tersi bir yapım var. Hedef koyduysam o iş olur!

Bu çizgiden hareketle haftanın son günü, haftaya dair ne yaptığımı kısaca bu başlık serisinde özetleyeceğim. Hatta bir de ufak ufak not alıp tam liste atasım var. Evet birileri disiplinsizdir demişti değil mi! Utanın!

Neyse bu haftaya şöyle üstün körü bakıyorum da kafa dinlemek ile geçti gitti desem yeridir. Hala buradaki arkadaşları bile aramadım. Daha doğrusu az önce birini aradım ama O da hasta yatıyor çıktı ve bunu bir işaret alarak evde devam dedim.

Ve özetler: Ev/iş gelgiti, koşu, kitap, film,… Nasıl özet! Özet gibi özet…  Aslında en azından izlediğim filmlere dair bir iki giriş yaptım. American Honey (ki mutlaka izleyin derim), Robocop yazdıklarım. Yazmadıklarıma gelince;

The Autopsy of Jane Doe: En son ne zaman dişe dokunur bir korku filmi izledim hatırlamıyorum. The Witch gibi sanatsal işleri saymazsak gerçekten budur dediğim yok. Bu filmde iyi başladı güzel bir fikir üzerinden yürümüş ama filmin öyle bir mantık hatası var ki yuh diyor insan! Ama yine de çerezlik, izlenir.

Tale of Tales: Aslında hakkında güzel eleştiriler okuduğım Salma Hayek sebebiyle de ayrı bir heyecanla başladığım ama vasat bir yetişkinler için masal uyarlaması. Bir de yıl olmuş 2016 Salma Hayek mi kalır değil mi?

Train to Busan: Film festivallerine kadar sızmayı başarmış bir zombi hikayesi. Kapalı mekan, göt insanlar ve zombiler ile iyi bir koşuşturmaca. Festivallere nasıl sızdı bilmiyorum ama eh işte diyebileceğim bir zombi filmi. Bir de Kore sinemasının didaktik anlatımı olmasa daha iyi olabilirdi sanırım. Ama yoklukta gider.

Son olarak hem Aralık ayının hedefi hem de yılın son 10 km’sini de bugün koştum. Ev taşımaktı, sevgili ile geceleri birlikte geçirmekti derken Ankara’da 2 hafta ara, üzerine de Edirne’de 1 hafta ara verince vücut hamlamış ama yine  de hem aradan çıktı hem de 51:09 ile ortalama bir sürede bitirmiş oldum. Hedef dedik ya Ocak ayında 50 dk sınırında kalacak, sonraki ay 49 dk! Bu da burada dursun.

Ve yarın planlarla ile ilgili ilk adım; Kosgeb ziyareti. Kosgeb sürecini de ayrı bir başlık altında toparlayacağım. Belki bir başkasına da faydası dokunur.