Dil üzerine dağınık bir yazı!

Dil kavramına özel önem veriyorum. Bir insan ne kadar dil biliyorsa o kadar insan derim hep. Şimdi dil deyince hemen lisan anlama! Kendini ifade ettiğin her semboller topluluğu dildir. Yeter ki bir bütün arz etsin, sen bunu kullanarak kendini ifade et ve aynı dil üzerinden birilerine ulaş.

Ha bu konuda her insan aynı değil tabi ki! Biraz yetenek, biraz azim ve bence en elzem olanı zaman. Yani kendi adıma müzik diller arasında her zaman en ilgi çekicisi olmuştur benim için ama gel gör ki bu konuda yetenek sıfır! Ha bir yerden başlamış olsam bir şeyler çıkardı ama tarzancadan hallice olurdu. İnsan kendini bilmeli ve ben tüketicisi olarak mutluyum.

Son 5-6 yıldır kendime en yakın dili fotoğraf olarak gördüm. Bir şekilde sağlam bir bağ oluştu. Kör topal bugüne kadar geldik. Hatta öyle bir bağ ki mevcut kariyerimi yakıp fotoğraf üzerine çalışacağım dedim. Mevcut işi ve birikimini, üzerine de kurulu evi geride bırakıp sıfırdan başlamak ve fotoğraf üzerinden devam etmek için baba ocağına döndüm. Bakalım zaman içinde doğru kadar mı değil mi göreceğim. Yani gördüğün gibi aslında sağlam bir tutku halini almış durumda.

Kendimi bir yana koyayım şimdilik. Dil konusunda bir başka yerden daha bakalım. Sanırım ülkenin en önemli sorunlarından biri dil bilgisi. Bak gramerden yakalarsan cümleyi bozuşuruz! Örnek hepimiz fotoğraf çekiyoruz; selfieler, yemek, tatil,… kareleri havalarda uçuşuyor ama estetik, ışık,… hak getire! Bloglara, Twitter’a bakıyorum. Yazı sadece bir araç değil soyutlamaları, katmanları ile başlı başına bir dil sayarım. Ama hali içler acısı. Ya sinema! Yerli filmler ve tüketicisi ve buna ek TV ve esirleri; nasıl bir dilde ne alışverişi yapıyorlar, cevaplamaya hem korkarım hem de o kadar zaman israf edecek değilim. Uzun lafın kısası ülke olarak iletişim kurmayı, kendimizi anlatmayı bilmiyoruz. Her şeyin bu kadar ulaşılabilir olduğu bir çağda bu uzaklığı anlamakta güçlük çekiyorum. Bu ifade tıkanıklığının  da nasıl bir stres kaynağı yarattığı da ortada. Ha bunca olay arasında buradan mı girdin deme. Bu tür eksikler, aksaklıklar işte bu bok çukurunu daha da derin kazıyor ya neyse! Ne yazacaktım, nerelere geldi konu! Burada kalsın madem! 🙂

Reklamlar

Gündem vs Carpe Diem Bebek

TDK bu keliminin ikinci anlamı için diyor ki: “2. Yaşanan günlük olaylar”. Günlük olayların da ne dünü vardır ne de yarını. Tabi ki sebepsiz sonuç olmaz ama tanımı da ortada; “günlük”. Bugün var yarın yok. Hatta acısı, yükü ne kadar ağır olsa da anlıktır, geçicidir.

İşte bu yüzden gündemden uzak durmaya çalışıyorum. En can alıcı haberlere bile başlık dışında bakmamaya çalışıyorum. Zaten güvenilir olan bir iki kaynak ile bunun zıttı yayınların başlıklara bakınca işin rengi hemen görünür oluyor. Ötesinde kaybolmamaya zorluyorum kendimi. Keza bu tutumu blogda da götürmeye niyetliyim. Yoksa yaz gündem üzerine, gelsin ziyaretçi/takipçi! Buradan da blog yazıyorum ama gelen giden yokçulara bir tiyo çıkmış oldu, hadi yine iyisiniz.

Ha bu demek değil ki  “ay ben apolitiğim annem!”. Şu anki ülkede yaşayıp da muhalif durmamak için ya gerizekalı olmak ya da iktidarın yamacında olup etinden sütünden yararlanıyor olmak gerek. Özeti apolitiğim diyen dalyaraklar ne kadar gereksizse gündem içinde kaybolup vatan/millet/sakarya/iş/emek/hak/hukuk/… diyenler de o kadar bir, o kadar Hak’tan!(Hakkı bok ile değiştir tekrar, oku bence sakıncası yok). Şimdi yukarıdaki anahtar kelimelerden ve bunların peşe dizilmesinden nereden vuracağım ben bu arkadaşa diye tetiklendin. Evet, evet tetiklendin biliyorum ama bir dur soluklan kovboy! Olay sadece gündem üzerinden boğulmak/boğulmamak. Yani odaklan çekirge!

Az önce dediğim gibi blogda gündem üzerine yazmamaya kararlıyım. Hani arada bir iki kelam kaçarsa bana bu yazıyı kapak yaparsan, eline ne güzel yakışır hem de ayağın alışır!

 

Z Raporu 1

Belli hedefler koyarak devam etmek önemli. İlk yazıda da dedim ya buraya bir şeyleri girip kendimi bağlamak istiyorum. Blog açmak kolay kısmı, asıl olay devamını getirmek. Dsiplinli biri olduğuma arkadaşlarımın bir çoğu inanmaz ama aslında tam tersi bir yapım var. Hedef koyduysam o iş olur!

Bu çizgiden hareketle haftanın son günü, haftaya dair ne yaptığımı kısaca bu başlık serisinde özetleyeceğim. Hatta bir de ufak ufak not alıp tam liste atasım var. Evet birileri disiplinsizdir demişti değil mi! Utanın!

Neyse bu haftaya şöyle üstün körü bakıyorum da kafa dinlemek ile geçti gitti desem yeridir. Hala buradaki arkadaşları bile aramadım. Daha doğrusu az önce birini aradım ama O da hasta yatıyor çıktı ve bunu bir işaret alarak evde devam dedim.

Ve özetler: Ev/iş gelgiti, koşu, kitap, film,… Nasıl özet! Özet gibi özet…  Aslında en azından izlediğim filmlere dair bir iki giriş yaptım. American Honey (ki mutlaka izleyin derim), Robocop yazdıklarım. Yazmadıklarıma gelince;

The Autopsy of Jane Doe: En son ne zaman dişe dokunur bir korku filmi izledim hatırlamıyorum. The Witch gibi sanatsal işleri saymazsak gerçekten budur dediğim yok. Bu filmde iyi başladı güzel bir fikir üzerinden yürümüş ama filmin öyle bir mantık hatası var ki yuh diyor insan! Ama yine de çerezlik, izlenir.

Tale of Tales: Aslında hakkında güzel eleştiriler okuduğım Salma Hayek sebebiyle de ayrı bir heyecanla başladığım ama vasat bir yetişkinler için masal uyarlaması. Bir de yıl olmuş 2016 Salma Hayek mi kalır değil mi?

Train to Busan: Film festivallerine kadar sızmayı başarmış bir zombi hikayesi. Kapalı mekan, göt insanlar ve zombiler ile iyi bir koşuşturmaca. Festivallere nasıl sızdı bilmiyorum ama eh işte diyebileceğim bir zombi filmi. Bir de Kore sinemasının didaktik anlatımı olmasa daha iyi olabilirdi sanırım. Ama yoklukta gider.

Son olarak hem Aralık ayının hedefi hem de yılın son 10 km’sini de bugün koştum. Ev taşımaktı, sevgili ile geceleri birlikte geçirmekti derken Ankara’da 2 hafta ara, üzerine de Edirne’de 1 hafta ara verince vücut hamlamış ama yine  de hem aradan çıktı hem de 51:09 ile ortalama bir sürede bitirmiş oldum. Hedef dedik ya Ocak ayında 50 dk sınırında kalacak, sonraki ay 49 dk! Bu da burada dursun.

Ve yarın planlarla ile ilgili ilk adım; Kosgeb ziyareti. Kosgeb sürecini de ayrı bir başlık altında toparlayacağım. Belki bir başkasına da faydası dokunur.

Robocop üzerinden günümüz sineması

Nasıl baya uzun ve egosu yüksek bir başlık oldu ama okurken sen takılma. 

Ara ara geri gidip havasını solumak istediğin mekanlar vardır. Nostalji mi dersin, mekanın aurası zamanın çakrası mı dersin bilemem ama çocukluk zamanı filmleri benim için aynen bu mekan ziyaretleri gibi.

Eh malum günümüzde şöyle iki akım var; reboot ve remake. Nedir dersen de hikayenin sıfırdan ve bazı güncel değişiklerle baştan başlaması ile filmin aynen ama güncel imkanlarla yeniden çekilmesi.

Robocop da bu modadan nasibini almış şahaserlerden. Yeniden çekimini sanırım geçen sene izlemiştim ve kendimi zorlamadan içeriğini hatırlamam imkansız. Yani öyle silik bir iş ki mubi hesabıma baktım, 3 yıldızı yapıştırmışım. Buna rağmen ben de yeri yok.

Dün gece de 1987 yapımını izledim. Ve tekrar budur dedim. Karanlık doğası biraz steam punk kokan dünya yapısı zaten bu tarz filmlerde izleyeni hemen yakalayan çatısı.  Ama asıl saran yanı bu dönem filmleri nasıl desem; organik. Evet organik sanırım doğru tanım. Efektleri, sahneleri üzerine uzun uzun çalışılmış maket, stop-motion, dublör,… ne iş varsa el emeği. Günümüz işleri ise CGI ile bir de özensiz olunca sırıtıyor ve bu eksiklik izlerken “vay bunu nasılyapmışlar” heyecanını yok ediyor. Ki geçen Ghostbusters’ı izlediğimde de aynı olmamışlıkla 2 günde ancak bitirmiştim. Yanlış anlama teknoloji düşmanı değilim lakin üzerine dikkatli çalışılmamış dijital ağırlıklı işler birer çöpten öteye geçmiyor. Bu eksiklik de filmlerin aurasını yok ediyor. Tabi bu durum sadece yeniden çekimler için bir problem değil, günümüz sinemasındaki sıkışıklığın nedenlerinden biri.

Bu konuda bir de okuma önereyim. Walter Benjamin‘ın Pasajlar‘ında “Tekniğin olanaklarıyla yeniden üretilebildiği çağda sanat yapıtı ” kısmına bak derim. Hatta elin değmişken tüm kitabı oku, der burada noktalarım.:)

Sıradan günler

Pek öyle evden işe, işten eve insanı değilim. Arada dinlenmek için eve kapanmak her zaman bir alternatiftir ama tüm hafta sadece bunu yapınca ister istemez afakanlar basıyor.

Bir haftayı böyle geçirmeyi planlıyordum lakin bu gece itibari ile canıma tak etti. Aslında bunda sadece bu rutinin payı yok, geldiğimden bu yana doğru dürüst müzik de dinlemiyorum. Hatta bugün dükkana gelen bir müşteri ile kardeşimin arasında geçen diyalog toplu taşımanın nimet olabileceği noktasında şaşırtıcı ve ironikti. Olay kısaca dışarıda insanların sürekli kulaklıkla gezmesi ve kardeşimin bu durumu hala yadırgıyor olması. Hatta geçen hafta İstanbul’a gittiğinde herkesin böyle olması dikkatini çekmiş. Bu kadar hengamede insan tetikte olmalıymış, kulaklık güvenliği zedeliyormuş falan filan! Travmatik bir toplumuz bu konuda bir itirazım yok ama insanın buna yakınları görüyor olması ayrıca üzücü. Ankara’dayken ben de tam kardeşin yadırgadığı insan tipiydim. Özellikle metro ve otobüste ne halde olursam olayım müzik eksik olmazdı. Şimdi araba ile gelip gitmek bu lüksü elden aldı.

Neyse konuyu dağıttım! Kısaca yarın Cuma ve Zardanadam’ın dediği gibi “Küçük, şirin bir cuma akşamının peşindeyim.”

Dizi tavsiyesi: Fleabag

mv5bmtg0ndu2mdm2n15bml5banbnxkftztgwodezmjy2ote-_v1_Herkesin izlediği bir kaç dizi dışında (GoT gibi) pek dizi izlemem ya da izlemeye başladığımda spin-off u çekilsin mi çekilmesin mi aşamasında çoktan bitmiş  olur (örnek: HIMYM). Lakin kıyıda köşede kalmış iyi şeylere denk gelmek ve bunları paylaşmak bizim işimiz!

Fleabag iddiasız ama kendine bağlayan dili sivri samimi bir dizi. Samimi kısmının altını çizmek lazım; uyarlandığı ödüllü tiyatro metninin yazarı yine dizinin senaristi ve başrol oyuncusu. Buram buram hayatından izler taşıdığı belli. Bir yandan da ister istemez empati kurduruyor. Orta sınıf, mali problemler, çıldırtan aile bağları, gel-gitli ilişkiler,… ile tam kentli insanın dertleri ve bir de bunlar üzerine zekice yazılmış, sivri dille tatlandırılmış espiriler eklenince 20 dakikalık seyri keyifli bir dizi çıkmış. İlk ve şimdilik tek sezonun 6 bölüm olması da ayrıca şans! Şişirme bölümler olmadan bir solukta izlenip, geceyi keyiflendirecek bir dizi Fleabag!

Uzun lafın kısası, izleyin! 🙂

Şans!

İnançlı bir insan değilim, bu yüzden şansa da inanmam ama yine de yanlış zamanda gelen fırsatlar için sanırım yine en makul açıklama şans!

1 ay kadar önce yapmış olduğum bir başvuru üzerinden, bambaşka ve çok iyi bir pozisyon ile ilgili az önce telefonla aradılar. Hepimizin çok iyi bildiği bir demokratik kitle örgütünde iyi pozisyondaki açık için ulaştılar. Ne yazık geri çevirdim. Hani bundan sonra 2 hafta kadar önce aramış olsalar, balıklama atlayacağım bir iş. Ama şimdi evi dağıt, Edirne’ye dön ve sonra ilk teklifte hop geriye dön! Çocuk oyuncağı değil ya hayat! Lakin çocuğa şaka yapar gibi kapını çalabiliyor işte!

Ben çok üzülmedim de salak gibi aramayı sevgilime söyledim. Eh ister istemez üzüldü, heyecanla sen ne yaptın diye sordu. Geri çevirdiğimi söylediğimde ne kadar üzüldüğünü ancak hayal edebilirim. Ama en azından anlayışla karşıladı ya da öyle görünmeye zorladı kendisini. Böyle bir insanla birlikte olduğum için kendimi ne kadar şanslı saydığımı anlatamam. Bak laf arasında yine şans dedim, inanmasam da dilimde yer buluyor ya garip! 🙂